çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bu yazımızda Çinlilerin halk kahramanı, yaptığı işlerle büyük takdir toplayan, Bruce Lee nin de hocası olan ünlü Kungfucu Yewen’i anlatacağız.
Ünlü Kungfucu Yewen 1893 yılında Çin’in en ünlü Kungfu ustalarının çıktığı Guangdong eyaletinin Foshan şehrinde doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu olan Yewen, yedi yaşında Kungfu öğrenmeye başladı, 16 yaşında Kungfunun başka bir dalı olan “Yong Chun Quan” öğrenmeye başladı.
1937 yılında Japonlar Çin’e savaş açarlar ve Çinin birçok şehrini işgal ederler, Yewen’in yaşadığı şehir olan Foshan da bu işgalden nasibini almıştır. Japonların şehri işgal etmesiyle Yewen de bir anda fakir duruma düşmüştür, ihtişamlı evi ve her şeyi elinden alınmıştır. İşgale kadar bir işte çalışmayan Yewen, Japon askerlerinin emrinde ağır şartlar altında çalışır. Japonlar, Çinlilerle Kungfu müsabakaları düzenlerler, bu müsabakalara Yewen de katılır. Yewen katıldığı dövüş müsabakalarında Japon askerlerini döver, Japon askerlerinin dayak yemesi Japon komutanı sinirlendirir. Bu yüzden Yewen bir süreliğine Foshan’ı terk eder
İşgal boyunca Foshan halkına yardım etmiş, onları umutlandırmış, Japon askerlerini yenerek onların işgal altında da olsa mutlu olmasını sağlamıştır. 8 Ağustos 1945 de Japonlar savaşı kaybettiklerini ilan ettiklerinde Yewen tekrar Foshan’a dönmüş ve polis olarak çalışmıştır. 1949 yılında ise Hongkong’a gitmiş ve orada “Yong Chun Quan” öğretmiştir. En ünlü öğrencisi ise dünyaca ünlü Kungfucu Bruce Lee dir.
Yewen 1972 yılında ise ölmüştür, Yewen’in iki eşi bulunmaktadır, Yewen’i anlatan filim olan “Ip Man” de bir eşi olduğu gösterilmektedir.Çinli kılıbıkların ağzına doladığı meşhur bir sözü bulunmaktadır, “Kadından korkan erkek yoktur, kadına saygılı erkek vardır”. Bunu bize anlatan Çinli kılıbık dostlarımıza Yewen gibi ikinci hatunu alında görelim diyoruz.
Etiketler:
Bruce Lee,
cin-kulturu,
çin,
çin kültürü,
çinliblog,
karate,
kung fu,
kungfu,
Yewen
0
yorum
|
|


Çinlilerle Türkler arasında belki de en büyük farklardan bir tanesi damak tadı ve yemek alışkanlıkları. Bunu, Çin'e ilk geldiğiniz andan itibaren sert bir şekilde fark ediyorsunuz. Bazen ilk geldiğim zamanları ve o zamanlarda yaşadığım zorlukları düşünüyorum. Bunlardan en büyüğü, Çin alışkanlıklarına, damak tadına, zevklerine alışmaktı. Basit bir örnek vermek gerekirse, o zamanlar öğrenci olduğum için okulun yurdunda kalıyordum ve okulun yemekhanesinde çatal ve kaşık yoktu. Benim de "kuaizi" yani çubuklarla yemek yemeye alışmam çok uzun sürmüştü. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım çubuklarla tuttuğum yemek daha ağzıma varmadan düşüyordu ve beni dalga konusu haline getiriyordu. O yüzden neredeyse ilk bir ay, yemekhaneye giderken elimde marketten aldığım kendi çatalımı götürdüm. Bu çatal kaşık bulunmaması durumu sadece okulun yemekhanesinde değil, dışarıda gittiğim birçok lokantada da aynıydı. Ancak belli bir seviyenin üzerindeki lokantalarda, o da özel istek üzerine çatal ve kaşık getirilirdi, ki bunların bile çoğunda kaşık olur ama çatal olmazdı, kaşık da yaklaşık 6-7 cm boyunda porselenden yapılma küçük bir kaşıktı, yani amacı adeta onunla yemek yenmesi değil, ya çorba içilmesi ya da bir yemeğin ana tabaktan kişisel tabağa aktarılmasıydı.
Bir süre sonra çubuklarla yemek yemeye alışıp artık çatal kaşık aramaz duruma geldiğinizde ise daha büyük bir problem sizleri bekliyor, o da Çinlilerin damak tadı. Türkler, özel sağlık nedenleri veya diyet yapıyor olma durumu söz konusu olmadığı sürece hemen hemen bütün yemeklerine tuz koyarlar. Hatta bu o kadar önemlidir ki yemek tam pişmeden önce yemeğin suyundan bir miktar alınarak tuzuna bakılır, eksikse ilave edilir, fazla olmuşsa ekstra malzeme veya su konur. Çinliler ise bizim tuzumuz yerine şeker kullanırlar. Hemen hemen bütün yemekleri az ya da çok tatlıdır. Çok güzel görünen bir etli patates yemeğinin içinde reçelimsi bir sos olması veya sabırsızlıkla beklediğiniz balığın tahin benzeri bir sosla servis edilmesi sık karşılaşacağınız durumlardır. Normal lokantalarda zaten ekmek yoktur, ekmek yerine genelde pilav yersiniz. Pilavın da yapılışı bizimkinden çok farklıdır. Biz pilavı genelde şehriye ile yaparız, tereyağı ve tuz ilave ederiz. Çinliler ise pirinci suya atar, kaynatır ve çıkarır, yağ ve tuz koymaz, şehriye ise Çin'de yok zaten. Bizde pilavın tane tane olması makbuldür, lapa olursa bu bir kusurdur ve dile getirilir. Çinlilerin alışkanlıklarında ise lapa pilav makbuldür; çünkü eğer tane tane olursa çubuklarla yemek zor olur, lapa olduğunda ise çubukla kolayca tutulup tek seferde yeterli miktar ağza götürülebilir.
Fakat bütün bu anlattıklarım alışılamayacak şeyler değil. Tabii yemek konusunda, "şunu yemem, şöyle yerde yemem, şöyle olmazsa yemem" gibi takıntısı olanların alışması çok daha zor ama eninde sonunda alışılıyor. Bu süreç benim için yaklaşık iki ay sürdü ve bu süre içinde çoğunlukla hazır gıdalar tüketmiş olmamdan dolayı kilo da aldım, fakat sonunda alıştım, hatta birkaç gün yemediğimde özler bile oldum. Buna alıştıktan sonra ise, yemekle ilgili zevklere ortak olabiliyorsunuz.
Örneğin Çinlilerin en büyük zevklerinden bir tanesi "huoguo", yani hotpot tarzı lokantalar. Bu lokantalarda oturduğunuz masanın ortasında bir büyük ocak veya herkesin önünde birer küçük ocak bulunuyor. Sipariş verdiğiniz zaman, o ocağın üzerine, içinde tercihinize göre farklı aromalı su bulunan bir tencere konuyor ve kaynamaya başlıyor. Sipariş ettiğiniz et veya sebzelerin tamamı çiğ olarak geliyor ve o tencerede kendiniz pişiriyorsunuz. Piştikten sonra da tahin ve sarımsaktan oluşan bir sosa batırarak yiyorsunuz. Belki bu şekilde ifade edince kulağa hoş gelmiyor olabilir; fakat alıştıktan sonra son derece lezzetli bir alternatif olabiliyor bu yemekler...
Yine Çinlilerin, özellikle gençlerin en büyük zevklerinden biri de bir evde toplanıp birlikte farklı yemekler pişirmek. Bir Çinli arkadaşım bana bunu söylediği zaman hemen bu şekilde bir organizasyonun hazırlıklarına giriştik. Ortak arkadaşımız olan birkaç tane Çinli gencin hepsinin uygun olacağı bir zaman ayarladık ve benim evimde toplanmak üzere sözleştik. Buluşma gününde, herkes, kendi pişirmek istediği yemeğe uygun olarak alışveriş yaptı. Gelecek olan herkes tamamlandığı zaman, ellerinde alışveriş poşetleriyle yemek yapmaya hazırlanan sekiz kişi vardı. Kimisi yapabildiği tek yemeği yapacaktı, kimisi kendi şehrinin ünlü yemeğini yapacaktı, kimisi kendi icat ettiği bir yemeği yapacaktı, kimisi de bir diğerine yardım edecekti. Arada sırada da yemek alışkanlıklarından ve hepsi Çinli de olsa bölgelere göre değişen damak tatlarından bahsediyorlardı. Örneğin Çin'in güneyindeki insanlar yemekte tatlı sosları daha az tercih edermiş, onun yerine daha çok baharat ve hatta bazıları tuz kullanırmış, buna karşın Çin'in kuzeyinde soslar daha tatlı ve şerbet tarzında olurmuş. Yine Çin'in kuzeyindeki insanlar çok fazla acı sevmezmiş fakat Sichuan ve Hunan bölgelerinden gelenler çok acı severmiş ve hemen hemen bütün yemekleri acılıymış. Öyle ki, Çin'in kuzeyinde yaşayan birinin hayatında hiç Sichuan yemeği yememiş olması çok sık rastlanan bir durum; çünkü bütün yemekler acılı fakat kendisi acıya alışkın değil ve sevmiyor. Tabii bizim buluşmamızda yemek yapacak olan kimse profesyonel aşçı olmadığı ve yöresinin yemeklerini en iyi şekilde temsil etmek gibi bir görev üstlenmediği için hiç kimse, yemeklerin aşırı baharatlı ve acı olmasını istemedi.
Sohbetler ve hazırlıklarla geçen yaklaşık üç saatlik bir sürenin ardından dokuz farklı çeşit yemek, üç farklı içki, çorba, meyve tabağı ve tatlıdan oluşan zengin bir menü ortaya çıktı. Arkadaşların her biri bana özellikle kendi pişirdiği yemeği daha en baştan tattırıyordu ve beğenip beğenmediğimi soruyordu. Bense Çin damak tadına alışkındım ve birçok farklı bölgenin mutfaklarından yemekler yemiştim, o yüzden hiçbiri yabancı gelmiyordu ve hepsini beğeniyordum. Fakat Çin tadına alışık olmayan birisi kesinlikle 9 farklı yemeğin en fazla 3-4 tanesini yiyebilir. Benim gibi alışık olan biri içinse yemekler tam bir ziyafetti.
Tatlı yapma görevi de bana verilmişti ve ben de Türk tatlı kültürünü ve Türk damak tadını iyi temsil edeceği ve yapması kısa süreceği için bisküvili pasta yapmıştım. Bu şekilde sofraya oturduk. Fakat farklı alışkanlıklar vardı. Örneğin yine Çin'in güneyinde yaygın olan alışkanlık, biz Türklerin alışkanlıklarına benzer şekilde, ana ve sıcak yemeklerden önce çorba içilmesi şeklindeydi. O yüzden güneyli arkadaşlar bu öneriyle birlikte sofraya ilk olarak, hazırlamış oldukları çorbayı getirdiler. Kuzeyde ise önce yemekler yenir, doyulmaya yakın çorba içilirdi, o yüzden kuzeyli arkadaşlar da buna karşı çıktı. Sonuçta bu ciddi ve resmî bir yemek değildi o yüzden sonunda, sığdığı kadarıyla bütün yemekler ve çorba hep birlikte sofraya kondu ve yaklaşık 1.5 saat boyunca bol kahkahalı sohbetler ve tatlı dedikodular eşliğinde herkes istediği her şeyden bol bol yedi. Bütün herkesin "çok doydum, meyve bile yiyemeyeceğim" dediği bir anda içlerinden biri, "hiç olur mu, daha Alican'ın pastası var" diyerek benim tatlımı hatırlattı. Ben o kadar doymuş olduğunu söyleyenlerin "neyse onu daha sonra yeriz" şeklinde tepki vermesini beklerken bütün herkesin "aaa evet tatlı var, Alican getirsin hemen yiyelim" isteğinde bulunmasına şaşırdım kaldım. Hele ki kocaman bir tepsi büyüklüğünde yaptığım tatlının yüzde 80'inin on dakika içinde büyük bir mutlulukla bitirildiğini görmek beni hem çok şaşırttı, hem de çok mutlu etti. Bütün herkes çok beğendiğini söyledi, bu durum yedikleri miktardan da belli oluyordu. Benden de bir sonraki buluşma için tekrar söz aldılar. Bu şekilde yemekli parti, neredeyse bütün yemeklerin bitmesiyle sona erdi.
Bu organizasyon sayesinde, Çinlilerin aslında kendi aralarında eğlenmelerine ev sahipliği yapmış oldum. Yakın arkadaşların kendi aralarındaki sohbetlerini dinlemiş, hepsinin sevdiği yemekleri paylaşmış, ayrıca güzel bir Türk pastasını da Çinlilere tanıtmıştım. Sanırım bu şekilde yoğun kültür alışverişleri, farklı bir ülkede yaşayan biri için çok önemli, çünkü ancak bu şekilde toplumun içine girebiliyorsunuz ve yaşantınızı hiç yabancılık çekmeden sürdürebiliyorsunuz; ayrıca bunlara uyum sağlayıp zevk alabildiğiniz ölçüde toplum tarafından benimseniyorsunuz.
Program içinde geçen bazı kelimelerin Çincelerini öğrenerek programı noktalayalım. Acı demek için Çince'de la(4) diyoruz. Tatlı demek için tian(2) diyoruz. Tuz demek için yan(2) diyoruz. Bu kelimeye dikkat etmemiz gerek çünkü yabancıların birçoğu bunu doğru söyleyemiyor. Çince'de tonlamanın çok önemli olduğunu daha önce söylemiştim, eğer tuz demek istediğinizde ikinci ton yerine birinci tonda söyler ve yan(1) derseniz, bunun anlamı sigara oluyor. Yani bir lokantada ufak bir ton hatasıyla garsondan tuz yerine sigara isteme olasılığınız var. Şeker demek için tang(2) diyoruz. Burada da dikkat etmemiz gereken bir nokta var, bunu da eğer birinci tonda yani tang(1) olarak söylerseniz, bu da çorba veya yemeğin suyu anlamına geliyor, şeker demek istiyorsanız tang(2) şeklinde söylediğinize emin olmalısınız.
Bir sonraki programımız Bahar Bayramı, yani Çince söylenişi ile chun(1) jie(2)'ye denk geliyor. Havai fişek sesleri yaklaşık bir hafta sonra başlayıp bir hafta kadar devam edecek. Şimdiden herkesin bayramını kutluyorum. Çince söyleyecek olursak chun(1) jie(2) kuai(4) le(4). Bayramdaki programımızda görüşünceye dek hepiniz esen kalın sevgili dinleyiciler.
Bir süre sonra çubuklarla yemek yemeye alışıp artık çatal kaşık aramaz duruma geldiğinizde ise daha büyük bir problem sizleri bekliyor, o da Çinlilerin damak tadı. Türkler, özel sağlık nedenleri veya diyet yapıyor olma durumu söz konusu olmadığı sürece hemen hemen bütün yemeklerine tuz koyarlar. Hatta bu o kadar önemlidir ki yemek tam pişmeden önce yemeğin suyundan bir miktar alınarak tuzuna bakılır, eksikse ilave edilir, fazla olmuşsa ekstra malzeme veya su konur. Çinliler ise bizim tuzumuz yerine şeker kullanırlar. Hemen hemen bütün yemekleri az ya da çok tatlıdır. Çok güzel görünen bir etli patates yemeğinin içinde reçelimsi bir sos olması veya sabırsızlıkla beklediğiniz balığın tahin benzeri bir sosla servis edilmesi sık karşılaşacağınız durumlardır. Normal lokantalarda zaten ekmek yoktur, ekmek yerine genelde pilav yersiniz. Pilavın da yapılışı bizimkinden çok farklıdır. Biz pilavı genelde şehriye ile yaparız, tereyağı ve tuz ilave ederiz. Çinliler ise pirinci suya atar, kaynatır ve çıkarır, yağ ve tuz koymaz, şehriye ise Çin'de yok zaten. Bizde pilavın tane tane olması makbuldür, lapa olursa bu bir kusurdur ve dile getirilir. Çinlilerin alışkanlıklarında ise lapa pilav makbuldür; çünkü eğer tane tane olursa çubuklarla yemek zor olur, lapa olduğunda ise çubukla kolayca tutulup tek seferde yeterli miktar ağza götürülebilir.
Fakat bütün bu anlattıklarım alışılamayacak şeyler değil. Tabii yemek konusunda, "şunu yemem, şöyle yerde yemem, şöyle olmazsa yemem" gibi takıntısı olanların alışması çok daha zor ama eninde sonunda alışılıyor. Bu süreç benim için yaklaşık iki ay sürdü ve bu süre içinde çoğunlukla hazır gıdalar tüketmiş olmamdan dolayı kilo da aldım, fakat sonunda alıştım, hatta birkaç gün yemediğimde özler bile oldum. Buna alıştıktan sonra ise, yemekle ilgili zevklere ortak olabiliyorsunuz.
Örneğin Çinlilerin en büyük zevklerinden bir tanesi "huoguo", yani hotpot tarzı lokantalar. Bu lokantalarda oturduğunuz masanın ortasında bir büyük ocak veya herkesin önünde birer küçük ocak bulunuyor. Sipariş verdiğiniz zaman, o ocağın üzerine, içinde tercihinize göre farklı aromalı su bulunan bir tencere konuyor ve kaynamaya başlıyor. Sipariş ettiğiniz et veya sebzelerin tamamı çiğ olarak geliyor ve o tencerede kendiniz pişiriyorsunuz. Piştikten sonra da tahin ve sarımsaktan oluşan bir sosa batırarak yiyorsunuz. Belki bu şekilde ifade edince kulağa hoş gelmiyor olabilir; fakat alıştıktan sonra son derece lezzetli bir alternatif olabiliyor bu yemekler...
Yine Çinlilerin, özellikle gençlerin en büyük zevklerinden biri de bir evde toplanıp birlikte farklı yemekler pişirmek. Bir Çinli arkadaşım bana bunu söylediği zaman hemen bu şekilde bir organizasyonun hazırlıklarına giriştik. Ortak arkadaşımız olan birkaç tane Çinli gencin hepsinin uygun olacağı bir zaman ayarladık ve benim evimde toplanmak üzere sözleştik. Buluşma gününde, herkes, kendi pişirmek istediği yemeğe uygun olarak alışveriş yaptı. Gelecek olan herkes tamamlandığı zaman, ellerinde alışveriş poşetleriyle yemek yapmaya hazırlanan sekiz kişi vardı. Kimisi yapabildiği tek yemeği yapacaktı, kimisi kendi şehrinin ünlü yemeğini yapacaktı, kimisi kendi icat ettiği bir yemeği yapacaktı, kimisi de bir diğerine yardım edecekti. Arada sırada da yemek alışkanlıklarından ve hepsi Çinli de olsa bölgelere göre değişen damak tatlarından bahsediyorlardı. Örneğin Çin'in güneyindeki insanlar yemekte tatlı sosları daha az tercih edermiş, onun yerine daha çok baharat ve hatta bazıları tuz kullanırmış, buna karşın Çin'in kuzeyinde soslar daha tatlı ve şerbet tarzında olurmuş. Yine Çin'in kuzeyindeki insanlar çok fazla acı sevmezmiş fakat Sichuan ve Hunan bölgelerinden gelenler çok acı severmiş ve hemen hemen bütün yemekleri acılıymış. Öyle ki, Çin'in kuzeyinde yaşayan birinin hayatında hiç Sichuan yemeği yememiş olması çok sık rastlanan bir durum; çünkü bütün yemekler acılı fakat kendisi acıya alışkın değil ve sevmiyor. Tabii bizim buluşmamızda yemek yapacak olan kimse profesyonel aşçı olmadığı ve yöresinin yemeklerini en iyi şekilde temsil etmek gibi bir görev üstlenmediği için hiç kimse, yemeklerin aşırı baharatlı ve acı olmasını istemedi.
Sohbetler ve hazırlıklarla geçen yaklaşık üç saatlik bir sürenin ardından dokuz farklı çeşit yemek, üç farklı içki, çorba, meyve tabağı ve tatlıdan oluşan zengin bir menü ortaya çıktı. Arkadaşların her biri bana özellikle kendi pişirdiği yemeği daha en baştan tattırıyordu ve beğenip beğenmediğimi soruyordu. Bense Çin damak tadına alışkındım ve birçok farklı bölgenin mutfaklarından yemekler yemiştim, o yüzden hiçbiri yabancı gelmiyordu ve hepsini beğeniyordum. Fakat Çin tadına alışık olmayan birisi kesinlikle 9 farklı yemeğin en fazla 3-4 tanesini yiyebilir. Benim gibi alışık olan biri içinse yemekler tam bir ziyafetti.
Tatlı yapma görevi de bana verilmişti ve ben de Türk tatlı kültürünü ve Türk damak tadını iyi temsil edeceği ve yapması kısa süreceği için bisküvili pasta yapmıştım. Bu şekilde sofraya oturduk. Fakat farklı alışkanlıklar vardı. Örneğin yine Çin'in güneyinde yaygın olan alışkanlık, biz Türklerin alışkanlıklarına benzer şekilde, ana ve sıcak yemeklerden önce çorba içilmesi şeklindeydi. O yüzden güneyli arkadaşlar bu öneriyle birlikte sofraya ilk olarak, hazırlamış oldukları çorbayı getirdiler. Kuzeyde ise önce yemekler yenir, doyulmaya yakın çorba içilirdi, o yüzden kuzeyli arkadaşlar da buna karşı çıktı. Sonuçta bu ciddi ve resmî bir yemek değildi o yüzden sonunda, sığdığı kadarıyla bütün yemekler ve çorba hep birlikte sofraya kondu ve yaklaşık 1.5 saat boyunca bol kahkahalı sohbetler ve tatlı dedikodular eşliğinde herkes istediği her şeyden bol bol yedi. Bütün herkesin "çok doydum, meyve bile yiyemeyeceğim" dediği bir anda içlerinden biri, "hiç olur mu, daha Alican'ın pastası var" diyerek benim tatlımı hatırlattı. Ben o kadar doymuş olduğunu söyleyenlerin "neyse onu daha sonra yeriz" şeklinde tepki vermesini beklerken bütün herkesin "aaa evet tatlı var, Alican getirsin hemen yiyelim" isteğinde bulunmasına şaşırdım kaldım. Hele ki kocaman bir tepsi büyüklüğünde yaptığım tatlının yüzde 80'inin on dakika içinde büyük bir mutlulukla bitirildiğini görmek beni hem çok şaşırttı, hem de çok mutlu etti. Bütün herkes çok beğendiğini söyledi, bu durum yedikleri miktardan da belli oluyordu. Benden de bir sonraki buluşma için tekrar söz aldılar. Bu şekilde yemekli parti, neredeyse bütün yemeklerin bitmesiyle sona erdi.
Bu organizasyon sayesinde, Çinlilerin aslında kendi aralarında eğlenmelerine ev sahipliği yapmış oldum. Yakın arkadaşların kendi aralarındaki sohbetlerini dinlemiş, hepsinin sevdiği yemekleri paylaşmış, ayrıca güzel bir Türk pastasını da Çinlilere tanıtmıştım. Sanırım bu şekilde yoğun kültür alışverişleri, farklı bir ülkede yaşayan biri için çok önemli, çünkü ancak bu şekilde toplumun içine girebiliyorsunuz ve yaşantınızı hiç yabancılık çekmeden sürdürebiliyorsunuz; ayrıca bunlara uyum sağlayıp zevk alabildiğiniz ölçüde toplum tarafından benimseniyorsunuz.
Program içinde geçen bazı kelimelerin Çincelerini öğrenerek programı noktalayalım. Acı demek için Çince'de la(4) diyoruz. Tatlı demek için tian(2) diyoruz. Tuz demek için yan(2) diyoruz. Bu kelimeye dikkat etmemiz gerek çünkü yabancıların birçoğu bunu doğru söyleyemiyor. Çince'de tonlamanın çok önemli olduğunu daha önce söylemiştim, eğer tuz demek istediğinizde ikinci ton yerine birinci tonda söyler ve yan(1) derseniz, bunun anlamı sigara oluyor. Yani bir lokantada ufak bir ton hatasıyla garsondan tuz yerine sigara isteme olasılığınız var. Şeker demek için tang(2) diyoruz. Burada da dikkat etmemiz gereken bir nokta var, bunu da eğer birinci tonda yani tang(1) olarak söylerseniz, bu da çorba veya yemeğin suyu anlamına geliyor, şeker demek istiyorsanız tang(2) şeklinde söylediğinize emin olmalısınız.
Bir sonraki programımız Bahar Bayramı, yani Çince söylenişi ile chun(1) jie(2)'ye denk geliyor. Havai fişek sesleri yaklaşık bir hafta sonra başlayıp bir hafta kadar devam edecek. Şimdiden herkesin bayramını kutluyorum. Çince söyleyecek olursak chun(1) jie(2) kuai(4) le(4). Bayramdaki programımızda görüşünceye dek hepiniz esen kalın sevgili dinleyiciler.
Çin milletinin ataları kendilerini "ejderhanın çocukları" adlandırıyordu, Çinliler de doğal olarak "erjderhanın torunları" kabul ediliyor. Burada bahsettiğimiz ejderha, efsanedeki bir hayvandır ve ejderha imajı bugün bile Çin'in heryerinde görülüyor. Ancak gerçek ejderha nasıldır? Hiç kimse görmedi, çünkü tabiatta böyle bir hayvan yoktur. Ejderha, insanlığın bir yaratığıdır.
Ejderha, sadece Çin'de değil, dünyanın birçok ülkesindeki efsanelerde de görülür. Örneğin Batılı ülkelerdeki ejderhanın dış görünüşü Çin efsanelerindeki ejderhaya çok benziyor: kocaman vücut, tüm vücutta kaplı pullar, 4 bacak, sivri tırnaklar, başında boynuz, havada uçabilmek... ancak Batılı efsanadeki bir ejderhanın birkaç başı var, bazılarının 3'er başı bulunuyor, bazıların 12 başı sözkonusu, ancak Çinli ejderhanın sadece bir başı var. Batılı ejderhanın ağzı ateşi, Çinli ejderhanın ağzı ise suyu fışkırıyor; batılı ejderha genellikle acımasızlığı temsil ediyor, Çinli ejderha da mutluluğun simgesidir.
Çinli ejderha, doğaüstü, çeşitli beceri var. Çinli ejderha istediğinde uzun, istediğinde kısa olabilir, göğe çıkabilir, denize girebilir, gökte rüzgar esebilir ve yağmuru yağdırabilir. Yani Çinli ejderha büyüsel ve ruhani güçlere, özelliklere sahiptir. Eski çağlarda Çinliler, prüzsüz ve bereketli bir yıla sahip olabilmek için, kendi güzel dileklerini ejderhaya bağlayarak, ejderhanın koruması dilerdi. Bu nedenle eskide Çinliler Ejderha Kralı Taınağı'na gidip ejderhadan yağmur dileğinde bulunurdu.
Çin'de ejderhanın 6 binden fazla geçmişi var. Eskilerde insanlar korktukları hayvan, bitki ve olayı kendi aşiretin logosu olarak tapınıyor ve kendileri korumaları dileğinde bulunurdu. Bu, tipik bir totem tapınmasıdır.
O zaman ejderha da hangi şeyden kaynaklanıyor? Bununla ilgili çeşitli söylenti var. Kimileri ejderhanın timsahtan, kimileri ejderhanın yılandan, kimileri ejderhanın domuzdan ve kimileri de ejderhanın yağmur yağırken gökteki yıldırımdan kaynaklandığını belirttiler. Ancak şimdiki uzmanların çoğu, ejderhanın esası yılan olan totemlerin birleşimi olduğunu savunuyor. Ejderha, yılanın vücudu, domuzun başı, geyiğin boynuzu, dananın kulağı, keçinin sakalı, kartalın tırnağı, balığın pullarına sahiptir. Uzmanların bu görüşü bize eski çağlardaki bir yaşam manzarası tasvir etti: eski aşiret toplumunda yılan totemine tapınan, Sarı Nehir havzasında yaşıyan Huaxia milleti diğer aşiretleri yeniledi, daha sonra diğer aşiretlerle birleşerek güçlü aşiretler birliği oluşturdu, bunun yanı sıra Huaxia milleti diğer aşiretlerin totemlerini benimseyerek, ejderha totemini geliştirdi...
Çin'in orta kesiminde yer alan Henan eyaletinin Ziyang ilçesinde 1987 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu, bundan 6 binden fazla yıl önceki Yangshao Kültürünün ilk dönemine ait bir mezar çıkarıldı. Mezarın erkek evsahibinin cesedinin yanında midye kapuklarıyla şekillendirilen bir ejderha çıkarıldı, bu ejderha gördüğümüz en eski ejderha olduğu için, "Çin'in Birinci Ejderhası" olarak adlandırılıyor. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde bir yeşim taşı ejderhası çıkarıldı. Bu yeşim taşı ejderhası çok nazik oyuldu. İnce olan bu ejderha C şeklinde, bir de domuz başı var. Domuz başlı bu yeşim başı ejderhasının da 5 binden fazla yıllık tarihi bulunuyor.
Bundan 3 bin yıl önceki Shang ve Zhou döneminde ejderha sık sık bronz ve kemik eşyalarında görünüyordu. İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde çıkarılan hayvan kemik parçalarında oyulan yazıda 100'den fazla şekilli "ejderha" kelimesi bulunuyor.
2 bin yıl önce Savaşan Devletler döneminde ejderha da lirik lirik ipek resimlerinde çiziliyordu. Han hanedanlığı dönemine gelince ejderhanın dış görünüşü ise bugünkü dış görünüşüne çok yakındır. Daha sonraki dönemlerdeki çalışmalardan sonra ejderha gün geçtikçe daha canlı ve neşeli oldu.
Ejderha, sadece Çin'de değil, dünyanın birçok ülkesindeki efsanelerde de görülür. Örneğin Batılı ülkelerdeki ejderhanın dış görünüşü Çin efsanelerindeki ejderhaya çok benziyor: kocaman vücut, tüm vücutta kaplı pullar, 4 bacak, sivri tırnaklar, başında boynuz, havada uçabilmek... ancak Batılı efsanadeki bir ejderhanın birkaç başı var, bazılarının 3'er başı bulunuyor, bazıların 12 başı sözkonusu, ancak Çinli ejderhanın sadece bir başı var. Batılı ejderhanın ağzı ateşi, Çinli ejderhanın ağzı ise suyu fışkırıyor; batılı ejderha genellikle acımasızlığı temsil ediyor, Çinli ejderha da mutluluğun simgesidir.
Çinli ejderha, doğaüstü, çeşitli beceri var. Çinli ejderha istediğinde uzun, istediğinde kısa olabilir, göğe çıkabilir, denize girebilir, gökte rüzgar esebilir ve yağmuru yağdırabilir. Yani Çinli ejderha büyüsel ve ruhani güçlere, özelliklere sahiptir. Eski çağlarda Çinliler, prüzsüz ve bereketli bir yıla sahip olabilmek için, kendi güzel dileklerini ejderhaya bağlayarak, ejderhanın koruması dilerdi. Bu nedenle eskide Çinliler Ejderha Kralı Taınağı'na gidip ejderhadan yağmur dileğinde bulunurdu.
Çin'de ejderhanın 6 binden fazla geçmişi var. Eskilerde insanlar korktukları hayvan, bitki ve olayı kendi aşiretin logosu olarak tapınıyor ve kendileri korumaları dileğinde bulunurdu. Bu, tipik bir totem tapınmasıdır.
O zaman ejderha da hangi şeyden kaynaklanıyor? Bununla ilgili çeşitli söylenti var. Kimileri ejderhanın timsahtan, kimileri ejderhanın yılandan, kimileri ejderhanın domuzdan ve kimileri de ejderhanın yağmur yağırken gökteki yıldırımdan kaynaklandığını belirttiler. Ancak şimdiki uzmanların çoğu, ejderhanın esası yılan olan totemlerin birleşimi olduğunu savunuyor. Ejderha, yılanın vücudu, domuzun başı, geyiğin boynuzu, dananın kulağı, keçinin sakalı, kartalın tırnağı, balığın pullarına sahiptir. Uzmanların bu görüşü bize eski çağlardaki bir yaşam manzarası tasvir etti: eski aşiret toplumunda yılan totemine tapınan, Sarı Nehir havzasında yaşıyan Huaxia milleti diğer aşiretleri yeniledi, daha sonra diğer aşiretlerle birleşerek güçlü aşiretler birliği oluşturdu, bunun yanı sıra Huaxia milleti diğer aşiretlerin totemlerini benimseyerek, ejderha totemini geliştirdi...
Çin'in orta kesiminde yer alan Henan eyaletinin Ziyang ilçesinde 1987 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu, bundan 6 binden fazla yıl önceki Yangshao Kültürünün ilk dönemine ait bir mezar çıkarıldı. Mezarın erkek evsahibinin cesedinin yanında midye kapuklarıyla şekillendirilen bir ejderha çıkarıldı, bu ejderha gördüğümüz en eski ejderha olduğu için, "Çin'in Birinci Ejderhası" olarak adlandırılıyor. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde bir yeşim taşı ejderhası çıkarıldı. Bu yeşim taşı ejderhası çok nazik oyuldu. İnce olan bu ejderha C şeklinde, bir de domuz başı var. Domuz başlı bu yeşim başı ejderhasının da 5 binden fazla yıllık tarihi bulunuyor.
Bundan 3 bin yıl önceki Shang ve Zhou döneminde ejderha sık sık bronz ve kemik eşyalarında görünüyordu. İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde çıkarılan hayvan kemik parçalarında oyulan yazıda 100'den fazla şekilli "ejderha" kelimesi bulunuyor.
2 bin yıl önce Savaşan Devletler döneminde ejderha da lirik lirik ipek resimlerinde çiziliyordu. Han hanedanlığı dönemine gelince ejderhanın dış görünüşü ise bugünkü dış görünüşüne çok yakındır. Daha sonraki dönemlerdeki çalışmalardan sonra ejderha gün geçtikçe daha canlı ve neşeli oldu.