cin-kulturu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cin-kulturu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bruce Lee nin de hocası Yewen
Bu yazımızda Çinlilerin halk kahramanı, yaptığı işlerle büyük takdir toplayan, Bruce Lee nin de hocası olan ünlü Kungfucu Yewen’i anlatacağız.
Ünlü Kungfucu Yewen 1893 yılında Çin’in en ünlü Kungfu ustalarının çıktığı Guangdong eyaletinin Foshan şehrinde doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu olan Yewen, yedi yaşında Kungfu öğrenmeye başladı, 16 yaşında Kungfunun başka bir dalı olan “Yong Chun Quan” öğrenmeye başladı.
1937 yılında Japonlar Çin’e savaş açarlar ve Çinin birçok şehrini işgal ederler, Yewen’in yaşadığı şehir olan Foshan da bu işgalden nasibini almıştır. Japonların şehri işgal etmesiyle Yewen de bir anda fakir duruma düşmüştür, ihtişamlı evi ve her şeyi elinden alınmıştır. İşgale kadar bir işte çalışmayan Yewen, Japon askerlerinin emrinde ağır şartlar altında çalışır. Japonlar, Çinlilerle Kungfu müsabakaları düzenlerler, bu müsabakalara Yewen de katılır. Yewen katıldığı dövüş müsabakalarında Japon askerlerini döver, Japon askerlerinin dayak yemesi Japon komutanı sinirlendirir. Bu yüzden Yewen bir süreliğine Foshan’ı terk eder

İşgal boyunca Foshan halkına yardım etmiş, onları umutlandırmış, Japon askerlerini yenerek onların işgal altında da olsa mutlu olmasını sağlamıştır. 8 Ağustos 1945 de Japonlar savaşı kaybettiklerini ilan ettiklerinde Yewen tekrar Foshan’a dönmüş ve polis olarak çalışmıştır. 1949 yılında ise Hongkong’a gitmiş ve orada “Yong Chun Quan” öğretmiştir. En ünlü öğrencisi ise dünyaca ünlü Kungfucu Bruce Lee dir.
 Yewen 1972 yılında ise ölmüştür, Yewen’in iki eşi bulunmaktadır, Yewen’i anlatan filim olan “Ip Man” de bir eşi olduğu gösterilmektedir.Çinli kılıbıkların ağzına doladığı meşhur bir sözü bulunmaktadır, “Kadından korkan erkek yoktur, kadına saygılı erkek vardır”. Bunu bize anlatan Çinli kılıbık dostlarımıza Yewen gibi ikinci hatunu alında görelim diyoruz.
Çin’e özgü çubuklar (Kuai Zi)
  Genellikle kabul edildiği üzere dünyada yemek yemek için üç yöntem vardır. Doğrudan elleriyle yemek yiyenler, insanlığın yüzde 40’ını; çatal, kaşık ve bıçakla yemek yiyenler yüzde 30’unu; çubuklarla yemek yiyenler ise yüzde 30’nunu oluşturuyor.
Çubuklar (yani Kuai Zi) Çinlilerin büyük buluşlarından biridir. Çinliler bu çubukları 3000 yılı aşkın süre önce Yin ve Shang döneminde kullanmaya başladılar. O zaman çubuklara “Kuai” adı verilmemişti. Eski kitaplardaki kayıtlara göre, dönemin insanları bu çubuklara “Zhu” veya “Ce” diyorlardı. M.S 6. ve 7. yüzyılda çubuklara “Jin” adı verildi.Peki “Kuai Zi” adı nereden geliyor? Tarihi kayıtlar, Doğu Çin’de bulunan Yangtze Nehri’nin güneyinde yaşayanlar için “Zhu” ve “durmak” sözcüklerinin eşsesli olduğunu gösteriyor. Nehir kıyısındaki kayıkçılar “durmak” sözcüğünü tabu olarak kabul ederler, kullanmamaya çalışırlardı. Bu nedenle “Zhu” sözcüğünü de “hızlı” anlamına gelen “Kuai”yle değiştirdiler. M.S 10. yüzyıldaki Song hanedanı döneminde insanlar “hızlı” anlamındaki “Kuai” kelimesinin yanına “Zhu”, yani bambu karakterini de ilave etmişler. Çünkü çubukların çoğu bambudan yapılıyormuş. Bu nedenle Çinlilerin keşfettikleri bu yemek aleti, şu an herkesçe bilinen “Kuai” adına sahip olmuş.

“Kuai Zi”nin nasıl keşfedildiğine gelince... Bazı tahminlere göre, eski insanlar yiyecekleri pişirirken rastgele iki ince ağaç veya bambu dalını kesiyor, yiyecekleri ateşin üstünden bu çubuklarla ellerini yakmadan alabiliyorlardı. Böylece yemeklerin sıcaklığı ve lezzeti kaybolmuyordu. İnce ağaç dalları, Kuai Zi (çubuklar) haline geliştirildi.

Kuai Zi’nin yapısı çok basittir. Şekline bakıldığında Çin çubuklarının üst kısmı dörtgen ve biraz kalın, alt kısmı ise ince ve yuvarlaktır. Çubukları kullanmak kolaydır, masada yuvarlanmazlar ve yemek alırken insanın dudaklarını ve dilini yaralamamak gibi avantajları vardır. Çubuklar Japonya’ya da yayıldı ve Japonlar çiğ ve soğuk yemekleri, örneğin çiğ balık etini daha kolay yiyebilmek için çubukları konik şekle getirdiler.

Çubuklar, Çinlilerin örf ve geleneklerinde önemli rol oynamıştır. Bazı bölgelerde kızlar evlendirilirken, yeni evli çift için kırmızı iple bağlanmış olan kase ve çubuklar mutlaka hazırlanmalıdır. Bunlara “Evlatların kaseleri” denir. Bu gelenek evlenen çiftin sürekli beraber yaşamasını dilemenin yanı sıra, “Kuai”nin (yani çubuğun) “hızlı” kelimesiyle eşsesli olmasından dolayı “hızla erkek çocuk doğursun” arzusunu da gösterirr. Kuzey Çin köylerinde şöyle bir gelenek de vardır: Gerdeğe girenlere şaka yapmak için yakın akrabalar ve dostlar gerdek odasının penceresinden içeri çubukları atarlar. Bu, “her şey uğurlu ve gönlünüzce olsun, erkek çocuk doğsun” dileğinin karşılığıdır.


    Kuai Zi’lerin yalnızca iki ince çubuk olduğunu zannetmeyin. Bu iki ince çubuğu iyi kullanabilmek için zamana ve çaba harcamaya ihtiyaç vardır.Çinlilerin çubuk kullanmadaki ustalıkları yabancıların dikkatini çekmektedir. Hatta bazı Batılı ülkelerde çubukları kullanmayı öğreten “yetiştirme merkezleri” de açıldı. Bazı tıp uzmanları, çubukları kullanırken insan vücudunda 30’dan fazla eklemin ve 50’den fazla kasın harekete geçtiğini, çubuk kullanmanın parmakların çevikliğine ve beynin gelişmesine son derece yararlı olduğunu belirtiyor.Çubukların memleketi Çin’dir. Ancak, dünyadaki ilk “Çubuk Müzesi”nin Almanya’da açılmış olduğunu da belirtelim. Bu müzede, altın, gümüş, yeşimtaşı ve hayvan kemikleri gibi değişik malzemelerden yapılan 10 binden fazla çubuk sergileniyor.
Tibet'te çay içme kültürü
Çayın memleketinin Çin olduğu bütün dünyada biliniyor. Uzun tarihe sahip çay kültürünün zengin bir içeriği var. Çay sadece Hanların yaşamında değil, Tibetlilerin yaşamında da önemli bir yer tutar. Halk arasında "Hanlar yemekle, Tibetliler çayla karın doyurur" sözü yaygındır. Bu, Tibetlilerin yaşamında çayın ne kadar önemli olduğunu kanıtlar.
     Tibetlilerin yaşadığı yaylanın yüksekliği 3500 metreyi aştığı için, eski çağlarda çay üretimi yoktu. 1300 yıl önce Tang hanedanının zengin maddi kültürünün etkileri, Tibet bölgesinde hükümranlık süren Tubo krallığıyla temaslar sayesinde, bu bölgede de tanındı. Böyece, çay da bu bölgeye girmiş oldu.
     Tibet milliyetinin tarihi kayıtlarına göre, Tubo kralığına ilk girdiğinde çay bir tür doğal besin olarak görülüyor ve sadece krallık ailesi ile soylu aileler tarafından kullanılıyordu. Krallık ailesinde büyük miktarda çay bulunmasına rağmen, çay içme adetleri hakkında pek bilgileri yoktu. Tang hanedanı prensesi Wencheng'ın Tubo kralıyla evlenmek üzere Tibet'e gitmesiyle, Budizm de bölgeye girerek halk arasında yayıldı. Tang hanedanı dönemde Budist rahipler çay demleyip içerdi. Budist rahiplerden bir kısmının Tibet'e gelmesiyle çay içme adeti de Tibet'e girdi. Tibet'te 9. yüzyılın başlarından itibaren "yedi aile bir Budist rahibi besler" sistemi uygulanmaya başlamıştı; rahipler tarımsal üretime katılmazdı; bu nedenle çay içme geleneği Tibetli rahipler arasında ve tapınaklarda yayılmaya başladı. Tibet'te sonraki dönemde Budizmi yok etmek için büyük çaplı bir hareket başlatıldı; tapınaklar yıkıldı, rahipler ise sıradan insanlar haline geldi. Bununla birlikte çay içme geleneği de sıradan halk arasında yayıldı. Böylece çay içme, Tibet'teki çeşit toplumsal tabakaların ortak geleneği haline geldi.
      Çayın Tibet'te yayılmasında, Tibet ile Tang hanedanının yaşadığı Orta Düzlükler olarak adlandırılan bölgeler arasındaki temasların yoğunlaşmasıyla, Tibet'e daha çok çay getirilmesinin büyük katkısı var. Tang hanedanından sonra kurulan "çay-at pazarı" sistemi sayesinde Tibet'e çay getirilmesi daha kolay oldu. 13. yüzyılın sonlarında Tibet'in Çin'e ait bir idari bölge haline gelmesinden sonra çay tedariki de güvence altına alındı.
     Orta Düzlükler'e ait çay kültürü, bin yıl süren gelişme sayesinde Tibet'e özgü özellikler kazandı. Aslında yıl boyunca et ve bir çeşit arpa unuyla yapılan Zanba adlı yemeği yiyen Tibetlilere göre, çay yağı giderir, besini düzeltir ve insanı rahatlatır; bu nedenle halk tarafından çok beğenilir. Tibetliler çayı "raslantı olarak dünyaya düşen tanrıların içkisinden bir damla"ya benzettiler.
     Tibetlilerin çay içme adetlerinin kendine özgü özellikleri var. Tibetliler çayı çok koyu bir renk alana kadar demleyip azcık tuz koyar, bu tür çaya "sade çay" denir. Bu çay içme usulü en yaygın adettir; veya sığır ya da koyu sütü ilave edip içerler. Bu tür çaya "sütlü çay" denir. Sütlü çayı en çok kırsal kesimlerdeki Tibetliler sever. Tibetliler çay yapraklarını da yer. Bu yaprakların yararı olduğuna inanılıyor.
     Ancak en popüler, aynı zamanda en zarif çay çeşidi ise tereyağlı çaydır. Tibet'te bir söz vardır: Tereyağlı çay içmeyen kişi, Tibet'e gitmiş sayılmaz. Tibetliler sade çayı demledikten sonra çay suyunu özel bir çeşit çay fıçısına koyar, tereyağ, tuz, yumurta ve ceviz gibi maddeler ekler, hepsini bir çubukla karışırıp servis yapar. Tereyağlı çayın ciltteki çatlakların iyileşmesi için yararlı olduğu biliniyor.
     Çay demleme ve çay içine tuz ve baharat ekleme, 1000 yıl önce Orta Düzlükler'de yaygın olan eski bir gelenekti, bu gelenek Yuan hanedanı zamanında kaybolarak sadece bazı azınlık etnik milliyetlerde kaldı. Tibet'te çay içme geleneği de tarihin gelişmesiyle milli bir özellik kazandı.

Kırsal kesimlerdeki Tibetliler boş zamanlarında ateşin önünde toplanır, çay içerek sohbet eder. Çobanlar inek ve koyunları güderken yanlarında taşıdıkları küçük tencereyi çıkarır, 3 tane taşın üzerine oturtup kuru inek gübresi ve yaprakları yakıp çay demler. Sıkça yolculuğa çıkanlar da istedikleri yerde çay demler.
     Çay içmek, Budist rahiplerin günlük yaşamının önemli bir parçasıdır. Çayın rahipleri uyanık tutma, çalışkan yapma ve zekalarını arttırma işlevi olduğuna inanılıyor. Tibet'teki tapınaklarda günde üç defa toplu çay içme uygulaması vardır. Sabah, öğle ve akşam olmak üzere üç defa Budizm öğretilerini uygulayıp dini faaliyetlerde bulunan rahipler daha sonra tereyağlı çay içer. Tibetli rahipler bir dönem dini öğretilerle ilgili öğrenim alıp bu öğrenimi tamamladıktan sonra birkaç yıl sakin bir yerde öğretileri uygulamaya çalışır. Bu süre boyunca rahibin yanında bir çaydanlık, iki poşet Zanba, biraz çay ve tereyağ bulunur.
      Tibetlilerin özel bir çay içme protokolü vardır. Çay, önce yaşlılara ve misafirlere verilir. Evde hazırlanan çay önce anne-baba ve yaşlılara sunulur, saygın bir misafir eve gelince evsahibi misafirin önündeki çay bardaklarını temiz suyla bir daha yıkayıp kurutur, sonra çay doldurur. Misafir bir yudum içtikten sonra evsahibi hemen tekrar doldurur. Yakını, arkadaşı veya komşusu hastalandığında veya yolculuğa çıktığında insanlar sıcacık tereyağlı çay götürüp ziyaret eder veya uğurlama yapar.
      Tibetliler düğün veya cenaze törenlerinde de çok çay kullanır. Nikahta çeyizdeki çay miktarı, kızın ailesinin zenginliğini gösteren bir ölçü olarak kabul edilir. Düğün yemeğinde çay ve içki, vazgeçilmez iki malzemedir. Doğum olduğunda aynı köyde oturan akrabalar ve diğer aileler çay, içki ve tereyağ gönderip doğumu kutlar. Doğumdan sonra bir ay dolduğunda bebek tapınağa götürülüp tören yapılır. Ancak evden çıkmadan önce bebeğin burnuna çaydanlığın altından biraz kül sürülür. Bunun amacı, bebeği şeytanlara karşı korumaktır.
      Tapınaklarda daha sıkı bir kural vardır. Toplu çay içme uygulamasında bütün rahipler büyük salonda rütbelerine göre oturur; çay demlemekle görevli rahipler tarafından birer kase çay dağıtılır, çay içerken ses çıkarılması yasaktır. Toplu halde içilen çay tapınağın satın aldığı veya Budizme inanan halkın bağışladığı çaydır. Qing hanedanında merkezi hükümetin Tibet'e gönderdiği bakan, belli aralıkla büyük tapınaklara çay bağışlardı.
      Çayı çok seven Tibetliler çayla ilgili çok sayıda edebi eser ve hikaye yaratmıştır. Örneğin, Çay ve Tuzun Hikayesi'nde, aşık olan bir çift genç yaşadıkları süre içinde aile kuramaz, öldükten sonra tuz ve çaya dönüşür. Tibetliler çay demlerken, içine tuz koyar. Böylece aşık olan iki genç de nihayet gece gündüz birlikte olur. Bu hikaye, Tibetlilerin çaya tuz koyma geleneğine romantik renk katar.
      Tibetlilerin üretim ve yaşamında çay her yerde görülür, bu nedenle çay ihtiyacı fazladır, çay ticareti de hızla büyür. Tarih boyunca her hanedan dönemindeki merkezi hükümet, Tibetlilerin kullanımına sunulan çay üretimi, satışı, nakliyatı, vergisi, fiyatı, kalitesi ve denetimiyle ilgili bir dizi yasa çıkarmış. Tibet'in çevresindeki Gansu, Qinghai, Sichuan ve Yunan gibi bölgelerde de bu nedenle çay pazarları oluşturulmuş. Çay ticaretinin gelişmesiyle işadamlarının işlem çerçevesi yavaş yavaş çayla sınırlı kalmamış, Orta Düzlüklerden ipek ve diğer kumaşların, günlük eşyaların ve hırdavatların, Tibet'ten ise ilaçların, koyun derilerinin ve altınların ticareti yapılmaya başlamış. Bu ticarete kolaylık sağlamak için yüzyıllardır merkezi hükümet ve yerel hükümetler yol yapmış, böylece Tibet ekonomisi canlanmış.
     Çayın 1000 yıl önce Tibet'e girmesinden sonra Tibet milliyetinde zengin ve kendine özgü özellik taşıyan çay kültürünün oluşturulmasına kadar insanlar, çayın Tibetliler için sadece bir içecek olmakla kalmayıp, aynı zamanda Tibet ile Han ve diğer azınlık etnik gruplar arasında maddi ve kültürel temasları güçlendiren bir bağ olduğunu görebilir.
Çin ejderhasının kaynağı
Çin milletinin ataları kendilerini "ejderhanın çocukları" adlandırıyordu, Çinliler de doğal olarak "erjderhanın torunları" kabul ediliyor. Burada bahsettiğimiz ejderha, efsanedeki bir hayvandır ve ejderha imajı bugün bile Çin'in heryerinde görülüyor. Ancak gerçek ejderha nasıldır? Hiç kimse görmedi, çünkü tabiatta böyle bir hayvan yoktur. Ejderha, insanlığın bir yaratığıdır.
     Ejderha, sadece Çin'de değil, dünyanın birçok ülkesindeki efsanelerde de görülür. Örneğin Batılı ülkelerdeki ejderhanın dış görünüşü Çin efsanelerindeki ejderhaya çok benziyor: kocaman vücut, tüm vücutta kaplı pullar, 4 bacak, sivri tırnaklar, başında boynuz, havada uçabilmek... ancak Batılı efsanadeki bir ejderhanın birkaç başı var, bazılarının 3'er başı bulunuyor, bazıların 12 başı sözkonusu, ancak Çinli ejderhanın sadece bir başı var. Batılı ejderhanın ağzı ateşi, Çinli ejderhanın ağzı ise suyu fışkırıyor; batılı ejderha genellikle acımasızlığı temsil ediyor, Çinli ejderha da mutluluğun simgesidir.
     Çinli ejderha, doğaüstü, çeşitli beceri var. Çinli ejderha istediğinde uzun, istediğinde kısa olabilir, göğe çıkabilir, denize girebilir, gökte rüzgar esebilir ve yağmuru yağdırabilir. Yani Çinli ejderha büyüsel ve ruhani güçlere, özelliklere sahiptir. Eski çağlarda Çinliler, prüzsüz ve bereketli bir yıla sahip olabilmek için, kendi güzel dileklerini ejderhaya bağlayarak, ejderhanın koruması dilerdi. Bu nedenle eskide Çinliler Ejderha Kralı Taınağı'na gidip ejderhadan yağmur dileğinde bulunurdu.
     Çin'de ejderhanın 6 binden fazla geçmişi var. Eskilerde insanlar korktukları hayvan, bitki ve olayı kendi aşiretin logosu olarak tapınıyor ve kendileri korumaları dileğinde bulunurdu. Bu, tipik bir totem tapınmasıdır.
      O zaman ejderha da hangi şeyden kaynaklanıyor? Bununla ilgili çeşitli söylenti var. Kimileri ejderhanın timsahtan, kimileri ejderhanın yılandan, kimileri ejderhanın domuzdan ve kimileri de ejderhanın yağmur yağırken gökteki yıldırımdan kaynaklandığını belirttiler. Ancak şimdiki uzmanların çoğu, ejderhanın esası yılan olan totemlerin birleşimi olduğunu savunuyor. Ejderha, yılanın vücudu, domuzun başı, geyiğin boynuzu, dananın kulağı, keçinin sakalı, kartalın tırnağı, balığın pullarına sahiptir. Uzmanların bu görüşü bize eski çağlardaki bir yaşam manzarası tasvir etti: eski aşiret toplumunda yılan totemine tapınan, Sarı Nehir havzasında yaşıyan Huaxia milleti diğer aşiretleri yeniledi, daha sonra diğer aşiretlerle birleşerek güçlü aşiretler birliği oluşturdu, bunun yanı sıra Huaxia milleti diğer aşiretlerin totemlerini benimseyerek, ejderha totemini geliştirdi...
     Çin'in orta kesiminde yer alan Henan eyaletinin Ziyang ilçesinde 1987 yılında yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu, bundan 6 binden fazla yıl önceki Yangshao Kültürünün ilk dönemine ait bir mezar çıkarıldı. Mezarın erkek evsahibinin cesedinin yanında midye kapuklarıyla şekillendirilen bir ejderha çıkarıldı, bu ejderha gördüğümüz en eski ejderha olduğu için, "Çin'in Birinci Ejderhası" olarak adlandırılıyor. Bunun dışında ülkenin kuzeyindeki İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde bir yeşim taşı ejderhası çıkarıldı. Bu yeşim taşı ejderhası çok nazik oyuldu. İnce olan bu ejderha C şeklinde, bir de domuz başı var. Domuz başlı bu yeşim başı ejderhasının da 5 binden fazla yıllık tarihi bulunuyor.
     Bundan 3 bin yıl önceki Shang ve Zhou döneminde ejderha sık sık bronz ve kemik eşyalarında görünüyordu. İç Moğolistan Özerk Bölgesi'nde çıkarılan hayvan kemik parçalarında oyulan yazıda 100'den fazla şekilli "ejderha" kelimesi bulunuyor.
      2 bin yıl önce Savaşan Devletler döneminde ejderha da lirik lirik ipek resimlerinde çiziliyordu. Han hanedanlığı dönemine gelince ejderhanın dış görünüşü ise bugünkü dış görünüşüne çok yakındır. Daha sonraki dönemlerdeki çalışmalardan sonra ejderha gün geçtikçe daha canlı ve neşeli oldu.
Tibet'teki kaya resimleri
Tibet'teki kaya resimleri, esas olarak 1980'li yılların ortasından 1990'lı yılların başlarına kadar olan dönemde fark edildi. Kesin olmayan verilere göre, Tibet Özerk Bölgesi'ne bağlı 14 ilçedeki 60'tan fazla yerde 5000'i aşkın kaya resmi bulunuyor. Bu resimlerin çoğunluğu, Tibet'in batı, kuzey ve Yaluzangbu Nehri'nin orta ve yukarı kesimlerindeki yaylalarda yer alıyor.
    Tibet'in batısındaki kaya resimleri, esas olarak oyma yöntemiyle, az miktardaki resim ise boyayla yapılmış. Bu resimler Ritu ilçesinde yoğun şekilde bulunuyor. Bu bölge, eskiden beri Tibet yaylasını Keşmir, Orta Asya ve Çin'in batı bölgesine bağlayan önemli bir geçittir. Ritu'daki kaya resimlerinin içerik ve tarzlarındaki çok yönlülük, burada çeşitli etnik grupların yaşadığını gösteriyor. Tibet'in batısındaki kaya resimleri, yoğun yerel özellikler taşıyan yayla resimleridir. Büyük çaplı kurban törenleri, ticaretle uğraşan ve göç eden kalabalık gruplar, örgütlü avcılık veya çoban yaşamı gibi temalar, uzun bir süre boyunca Tibet'in batısında çok yüksek bir refah seviyesi olduğuna işaret ediyor.
    Tibet'in kuzeyindeki kaya resimlerinin en önemli iki merkezi, Jialin Dağı ve Namucuo Gölü bölgeleridir. Bölgedeki çobanlar tarafından "kutsal resimler" olarak nitelendirilen Jialin Dağı'ndaki resimler kaya üzerine oyulmuştur. 50'den fazla büyük kaya üzerine oyulmuş hayvan ve insan figürleri ile ağaç ve işaretler, avcılık, yabani yakların evcilleştirilmesi, hayvanları otlatma gibi konular işlemektedir.
    Namucuo Gölü bölgesindeki kaya resimlerine ise, Budizm kültürü hakimdir. Bundan da bu resimlerin, Jialin Dağı'ndaki ve Tibet'in batısındaki kaya resimlerinden çok sonra ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bu bölgedeki kaya resimleri arasında, Tibet'te nadir rastlanan fırça ve boya resimleri de bulunuyor. Namucuo Gölü bölgesindeki kaya resimlerinin konu yelpazesi çok geniştir. Diğer kaya resimlerinde sık sık görülen avcılık, hayvancılık, savaş tatbikatı, dans gibi konuların yanı sıra dini simge ve faaliyetlere de rastlanır.
Yang ilçesine ait Budizm müziği

Yang ilçesine ait Budizm müziği, Çin'in kültür tarihinin çok özel bir mirası olarak özgün, bütünlüklü ve kolay öğrenilebilir olması gibi özellikleriyle hayranlık uyandırmaktadır. Çin'in Kuzey Wei döneminde (386-534 yılları) ortaya çıkan Budizm müziği binlerce yılı geride bırakarak, bugün halen Sha'anxi eyaletinin güneyindeki Yang ilçesinde yaşamaya devam ediyor.

Yang ilçesine ait Budizm müziği üç önemli özellik taşır:
1. Yang ilçesine ait Budizm müziği, refah düzeyinin yükseldiği Han (M.Ö.202-M.S.220 yılları) ve Tang (618-907 yılları) hanedanlarının kültürlerinin, ülkenin güneyine yayıldığını göstermekte, bu iki önemli kültürün büyük etkilerini yansıtmaktadır. Yang ilçesinde, Tangluo ve Ziwu olmak üzere iki önemli eski yol bulunuyor. Bu iki eski yol, Han ve Tang dönemlerinde sarayın bulunduğu bölge olan Guanzhong'u, Sha'anxi eyaletinin güney bölgesine bağlıyordu. Dolayısıyla bu yollar, Han ve Tang kültürlerinin dönemin başkenti Chang'an şehrinden ücra bölgelere yayılmasında önemli rol oynamıştır.
2. Yang ilçesine ait Budizm müziğinin ikinci önemli özelliği, halk kültürüne dayanması ve kolay öğrenilebilir olmasıdır. Kuzey Wei döneminde hayat bularak, Tang ve Song hanedanlarında olgunlaşıp, Ming (1368-1644 yılları) ve Qing (1644-1911 yılları) hanedanlarında zirveye çıkan bu müzik, Çin Cumhuriyeti döneminden önce yalnızca tapınaklarda çalınıyordu. Çin Cumhuriyeti döneminde tapınaklardan çıkıp halk arasında yayılmaya başlayan bu müzik türü, yerel opera ve türkü gibi eserlerden de beslenerek, Yang ilçesinin önde gelen halk müziği türlerinden biri haline gelmiştir. Genel olarak halk arasında cenaze törenlerinde kullanılan Yang ilçesi Budizm müziği devamlı gelişerek, geniş bir konu yelpazesine, esnek bir tarza ve yoğun yerel özelliklere sahip olmuştur.
3. Yang ilçesine ait Budizm müziğinin üçüncü özelliği ise, özgün ve bütünlüklü olmasıdır. Ulaşım koşullarının gelişmesiyle, Yang ilçesindeki Tangluo ve Ziwu gibi eski ticaret ve kültür yolları, zamanla daha az kullanılmaya başlamış ve tenhalaşmıştır. Böylece, Yang ilçesine ait Budizm müziğinin icra edildiği bölgeler, görece uzak yerler haline gelmiştir. Yang ilçesine ait Budizm müziği de, özgünlüğünü ve bütünlüğünü işte bu sayede başarıyla korumuştur. Bu özel müzik türünden günümüze, yaklaşık 200 parça kalmıştır. Bu parçaların içerik ve tarzlarına bakıldığında, özgünlüklerini korudukları açıkça görülmektedir.
Search Engine Submission - AddMe